Aslında Yargıladıkları, Edebiyatın Ta Kendisi

Özgür Gündem gazetesinin Yayın Danışma Kurulu üyesi yazar Aslı Erdoğan, gazetenin kapatılmasının ardından 19 Ağustos 2016 tarihinde “devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak” ve “silahlı terör örgütü üyesi olmak” suçlarını işlediği iddiasıyla tutuklandı. Kendisini Bakırköy Cezaevinde ziyaret ederek soruşturma sürecini, yazılarını, mahpusluğunu, kadın olmayı, edebiyatı sorduk. Kendisi de tüm sorularımızı, merak ettiklerimizi içtenlikle yanıtladı. 1967 doğumlu yazar Aslı Erdoğan Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği bölümünü bitirdikten sonra yüksek lisansını CERN( Conseeil Europeen pour la Recherche Nucleaire)’de hazırladı. Rio de Janeiro’da başladığı fizik doktorasını yarıda bırakarak yazmayı seçen Aslı Erdoğan ulusal ve uluslararası alanda bir çok ödüle layık görülürken, yazmış olduğu eserler dünya edebiyatçıları arasında birer “çağdaş klasik” olarak nitelendirildi. Biz de Cezaevinin kısıtlı koşulları altında gerçekleştirdiğimiz bu söyleşiyi sizlerle paylaşmak istedik.


Cezaevinde nasılsınız Aslı Hanım?

Üşüyorum. Koğuş içerisi çok soğuk. Her yer taş ve demir. Sandalyelerin üstündeki minderleri de aldılar. En son perdeleri de gelip aldılar. Daha önceki uygulamalarında çiçekleri ve çamaşır leğenlerini toplamışlardı. Çarşaf dışında yıkamaya hiçbir şey veremiyoruz artık. Leğenleri de aldıkları için kocaman pantolonları lavabonun kenarında nasıl yıkayabiliriz? Hijyenden cezaevi sorumlu olduğu gibi bizim temizlik yapmamız da engelleniyor.

Kapılar demir, her yer taş. Kışın ne yapacağız? Kalorifer yansa bile üç tane küçük petek var kocaman koğuşta. Isıtmaz. Burada 21 kişi kalıyoruz. Burası avukat görüş odası, sıcak, ama yukarısı soğuk. Sağlık sorunlarım soğuklarla birlikte nüksetti, sağlığım pek iyi değil. Dört kez hastaneye tedavi için gitmeyi talep ettim, ancak dördüncü talebimde gidebildim. Bir talebim zar zor yerine getirilirken diğeri getirilmiyor. Sürekli bir muhtaç olma hali.

“Taş Bina ve Diğerleri “ adlı kitabınız 2010 Sait Faik Hikaye Armağanı Ödülü’nü almıştı. Bu kitaptaki “Taş Bina” adlı öykünüzde işkenceyi anlatıyorsunuz. Şimdi öykünün öznesi olarak siz mahpusluk durumunuz hakkında ne hissediyorsunuz?

İşkencenin somut halini doğrudan anlatmadım aslında. Öyküde metaforik bir hikaye var; ele veren—verilen hikayeler, intihar konuları var. Öyküdeki taş bina bir karakol ama bütün taş binaları içeren bir metafor aslında. Burası da bir taş bina, adliyeler de birer taş bina… Kapatılmanın kendisi zor. Zamanın ve mekanın sana ait değil, hayatın dışına itiliyorsun. Ancak hayata ince ince damarlarla bağlanıyorsun; mesela ziyarete gelen avukatlar, ailem, koğuş arkadaşlarım ve bana iletilen mektuplar ile bağlar kuruyorum. Burada her şey idareye bağlı, burada iyi niyetli cezaevi anlayışı yok. Seni düşman olarak, düşman mantığıyla, bir sonraki adımda siyasi tutuklu, arkasından da terör suçlusu olarak görüyor.

İlk tutuklandığımda beş gün hücrede tecritte kaldım, ilk üç günüm çok kötü geçti. İlk önce su verilmedi, sonra da verdikleri su yeterli olmadı. Yirmidört saate kadar susuz kaldım. Hücrede iki gün tutulduğumda kapımın önüne “PKK’lı” yazısı asılmış fakat kural olarak “ağırlaştırılmış müebbet” yazılırmış oysa ki.

Siz Cezaevindeyken İsveç Pen Kulübü, düşünce ve ifade özgürlüğü için mücadele edenleri onurlandırmak amacıyla 1984 yılından bu yana sürgünde, tehdit altında veya cezaevinde bulunan bir yazar veya gazeteciye her yıl verdiği Tuchovsky ödülüne bu yıl size layık gördü. Bununla ilgili ne düşündünüz, hissettiniz?

“Bana verilen ödül önemli değil” diye düşünmüştüm ama sanırım önemli bir ödül. Çünkü Salman Rüşdü’ye de aynı ödül verilmiş. Hayatımın en önemli ödülünü aldım. Bu altıncı ödülüm. Ama buruk bir sevinç ve burada olduğumdan dolayı törende olamayacağım sanırım. “Ödül sisteme entegre olmaktır” gibi itirazlarım yok, ödül almayı severim, çok sevindim.

Sizin buradaki tutukluluğunuz süresince gazeteci ve yazarlara yönelik tutuklamalar devam ediyor.

Son baktığımda 117 gazeteci ve yazar tutuklu iken, en son 2012’de tutuklu sayısının 100’ü geçtiğini biliyorum. Bu bir dünya rekoru. Dünyadaki gazeteci ve yazar tutuklamaları bu sayıya ulaşmaz. Bu tutuklamaların bir alışkanlığa dönüştüğünü söylemek mümkün. Üstelik biz gazetecilik faaliyetlerimizden dolayı değil “terör örgütü” iddialarıyla tutukluyuz.

En son olarak Ahmet Altan’a korkunç psikolojik bir işkence uygulandı, özellikle 12 gün gözaltında tutuldu. Kendisi serbest bırakılırken bu sefer kardeşi Mehmet Altan’ı aldılar, bayramda Ahmet Altan’a kasten tekrar gözaltı yapıldı. Bu ülkede herkes düşebilir cezaevine böyle bir ortamda.

Son dönemde gerek sosyal hayat düzleminde gerekse iş hayatı ve ifade özgürlüğünün kullanılması düzleminde kadınlara büyük bir baskının, tacizin yöneldiğini gözlemliyoruz. Siz aydın bir kadın ve yazar— edebiyatçı olarak bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Özgür Gündem gazetesi Yayın Danışma Kurulundan iki kadın tutukluyuz şu anda. Diğeri Necmiye Alpay. Necmiye Alpay yetmiş yaşında bir dilbilimci, çevirmen bir aydın. Terörle ne alakası var bunun? İçeride konuşuyoruz. Tarihte kadınların bu şekilde gözaltına alınması, tutuklanması sayısal olarak daha azken şu an bu ülkede çok fazla. Bu bir iktidar gösterisi, eril bir gösteri. Kadın yazarı, akademisyeni, hukukçuyu içeri atarsa tatmin sağlıyor. Bence bu yüzden beni seçtiler. Benim ne yaptığımı, ne kadar tanındığımı bilmiyorlar bile. Hakim benim yazar olduğumu bile bilmiyorken terör örgütüne üye olduğum iddiasını bana yöneltiyor. Yazar olduğum dahi bilinmiyor ve tutukluluğu bir silah olarak kullanıyorlar.

Aslında içeride diğer suçlarda da böyle olduğunu gördüm. Kadınlar söz konusu ise hakimler cezayı üst sınırdan veriyor. Bir dolu yabancı kadına üst sınırdan cezalar verilmiş, bu kadınların yaşı küçük ve dünyadan haberleri yok.

Sizi neden tutukladılar?

Özgür Gündem gazetesi Yayın Danışma Kurulu üyesi olmam ve gazetede yayımlanan dört tane köşe yazımdan dolayı “silahlı terör örgütüne üyelik” ile “devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak” iddialarıyla tutuklandım. Benim yazdıklarımla nasıl olabilir bu? Polise, savcıya, hakime defalarca anlatıyorum, boş boş bakıyorlar. Basın Kanunu 11. maddeyi ben öğrendim artık. Yayın danışma kurulu üyeliğinin cezai bir sorumluluğu yok. Bu maddeye göre yazıların sorumluluğuna ilişkin olarak kişiler, eser sahibi sıfatıyla doğrudan kendileri sorumlu tutulurlar. Benim yazılarımla ilgili olarak açılmış bir soruşturma da yok bu arada. Ben gazetenin bir yazarı olarak “ağırlaştırılmış müebbet”le nasıl yargılanabilirim, hala inanmak zor. Hakimin yüz ifadesinden anladım; genç, oğlum yaşında, sanki dalga geçer gibi, gözümün içine baka baka Türk Ceza Kanunu 302. maddeden tutuklandığımı söyledi. Ben ise 302’nin ne olduğunu Cezaevinde, günler sonra öğrendim.

Devletin birlik ve bütünlüğü, yazı ile nasıl bozulabilir? Dosyadaki delil de dört tane köşe yazım. Yazıların tamamı bile dosyada yok. Dosyada bana isnat edilen yazılarımdan alıntılar ise benim başka yazılardan alıntıladığım teknikle yazdığım yazılar.

Hazırlık soruşturmasında sizi Cizre ile ilgili köşe yazılarınızdan alıntılanan yazılar ile de suçladılar, değil mi?

Cizre’de olanlar ile ilgili ortada raporlar, BM raporları, ölülerin isim isim listeleri, 1 aylık 3 aylık ölü bebekler, koskoca bir Cizre halkı var. Neyi, kimden gizleyeceğiz? Yazılarım benim tutuklanma nedenim olamaz. 1998’den beri ben işkence yazıları yazdım. İşkencenin suç olduğu Türkiye Cumhuriyeti yasalarında da yazar, bu haliyle yasalara uymayan devletin kendisidir. Yazılarımda örgüt propagandası yaptığım ve orada işkencenin olduğunu yazarak Kürt halkını kışkırttığım iddiası varmış. Kürtleri nasıl kışkırtabilirim? 90’larda Kürtlere işkence yapıldığını iktidar bile kabul etmiştir. Koskoca 18 milyon Kürt kendilerine baskı yapıldığını Aslı Erdoğan’dan mı öğreniyor, bunun bir mantığı olamaz.

Ölen siviller için yazı yazıyorum ben, PKK’lılar için tek bir yazım yok. Bomba patlamalarında da sivilleri savundum. Asker, gerilla her iki tarafta da kullanılan “şehit” kavramını kullanmıyorum ben. Militer bir dil kullanmıyorum. Elbette ki her ölüme üzülüyorum ama sivil ölümleri anlatmak benim öncelikli ödevim.

Cizre’de 1 aylık bebekler öldü, bodrumlarda diri diri yakılan sivil ve çocukları yazmak burada bulunma sebebim. İktidar hukuk sistemini arkasına almış gidiyor ancak Cizre’nin üstünün örtülmesi mümkün değil. Yalan söylüyorsam en fazla iftiradan dava açılsaydı. Almanya’da Naziler Avrupa’nın en büyük ekonomik ve politik güçleriydiler. Baskı ile suçlarını saklayamadılar, onlar da saklayamaz. İsterlerse 5000 kişiyi tutuklasınlar, gerçeğin üzerini örtemezler.

Hayatı boyunca sadece yazı yazmış yirmi küsür yıllık bir yazarı “ağırlaştırılmış müebbet” suçu iddiasıyla yargılayamazlar. Bunu hukuk ve adalet sistemi için utanç verici buluyorum. TCK madde 302 örgüt liderleri aleyhine dayanak yapılabiliyor, ben savcının yerinde olsam sokağa çıkamazdım. Suçlamalarda yer alan yazılarımdan bir tanesi Norveç’teki günlük gazetelerin birinde dahi çıktı. Fakat bu yazının sahibi bir yazar olarak kendi ülkemde tutukluyum.

Yanı başımızda, içimizde bir savaş var. Benim Türkiye’de yaşayan bir yazar olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin canını yakan bir olayı, yanı başımızda süren savaşı görmezden gelmem mümkün değil. Bir sorun nedeniyle yazmamdan daha doğal bir şey yok. Kürt değilim. Haddimi bilirim. O yüzden yazılarımı da bunu düşünerek yazarım. Tam tersi bu konuda çok şey söyleyemem, kendi yaşadığım ayrımcılıktan anlamaya çalışırım. Kürt meselesinde karar verecek olan Kürtlerdir. Bunu söyledim. Aslında suçluluk duyuyorum bu soruna geç değindiğimiz için. Kürt meselesinde devletin bakış açısını savunmadığında müebbetle yargılamayı doğal karşılayan bir hukuk anlayışı var.

Türkiye’de kendinizi “yok sayılan bir yazar olarak” tanımlarken, aksine uluslararası çapta saygın bir yazar kimliğinizin olması ve aynı bünyede bu zıtlığı taşımak zor olmuyor mu? Üzerine bir de tutuklandınız üstelik.

Ben edebiyatçı olarak bu ülkede ilk kez haksızlığa uğramadım. Kadın olmam nedeniyle bana atfedilen yeteneği kimse kaldıramadı. Yazılarımdan dolayı çokça hakarete maruz kaldım. Radikal gazetesinden iki kez kovuldum. Yaşadıklarım, bana yaşatılanlar benim için şizofrenik bir durumdu. Yıllarca edebiyat dergilerinden dışlandım. Burada yok sayılırken Norveç’te Marg (Omurilik) serisine alındım ve Kafka ve Joyce ile kıyaslandım, keza Belçika’da da kıyaslanan yazarlar arasına girdim. Bu giderek büyüdü. Almanya’da kitaplarımdan biri 11.000 baskı yaptı. Az çok afalladım, hazmetmesi zor. Bu kadar dışlanıyorsun, meraklı laflar işitiyorsun, öte yandan edebiyat tarihinde adın geçiyor. Özgür Gündem gazetesine biraz da bu nedenle girdim. O kadar dışlanmıştım ki, burada dışlanmışların arasında yazılarımı yazabiliyordum. Şimdi bu durum, tutuklanmam dahil, çok şaşırtıcı. Kitaplarım “en çok okunanlar” listesindeymiş, yok sayılırken talih kuşu mu kondu diyelim? (gülüyor) Hakimler savcılar beni okumadı belki ama yurt dışında 50.000 okurum var. Devlet beni okumaya zahmet etmiyor.

Yapılan ev aramasında kitaplarınıza da el konuldu, değil mi?

Ben bir yazarım, evimde 3500’ü aşkın kitap var. Bu kitaplar arasında Çerkesler, Çerkes isyanları, Ezidiler, Ermeniler, Yahudiler ve başka halkların tarihleri ile ilgili kitaplar var. Evimdeki kitaplar arasından Kürtlerle ilgili olanlar seçildi, hatta Kürtlerle ilgili temel, tuğla gibi, adını şimdi hatırlayamadığım bir kitabımı da aldılar. Ben 1930 Ağrı İsyanı üzerine bir roman çalışması yapıyordum ama bu romanı yazmaktan vazgeçtim. Bu döneme ait döküman niteliğindeki kitaplarıma “örgütsel döküman” olarak el koydular. Bu kitapların hiç biri yasaklı olmamasına rağmen el konuldu.

2000’li yıllarda cezaevinden gelen mektuplar üzerine bir projem vardı, bu mektupları kitap haline getirmeyi planlıyordum. Türkiye’nin çeşitli yerlerindeki mahpuslardan yalnızca Kürt olanların mektuplarına, cezaevine ait “görüldü” damgası olmasına rağmen ve fotokopi olmasına rağmen el konuldu ve bu 14 yıllık mektuplar da delil sayıldı.

Söyleşinin başında kısaca bahsettiniz ama yine dönersek, soruşturma konusu dört adet köşe yazınızla ilgili size yöneltilen suçlamalara getirmiş olduğunuz açıklamaları burada bizimle de paylaşır mısınız?

“Bu Senin Baban” adlı yazı aslında bir edebiyat metnidir. Aslında yargıladıkları edebiyatın ta kendisi. Heimrad Böcker, Avusturyalı şair, toplama kamplarını anlatmak için tutanaklardan, belgelerden alıntılamanın yeterli olduğunu söyler. Ben bu tekniği daha önce Soma’daki maden faciasına ilişkin yazılarımda denemiştim. Bu yazıda da sadece alıntıladım: Otopsi raporları, gazete haberi (Evrensel gazetesi haberleri), duvar yazıları…Yazıdaki her şey alıntı ve tek bir cümle yorum yok. Bu yazı ayrıca Norveç’teki Klassekampen gazetesinde de yayımlandı.

“Faşizmin Güncesi” adlı yazı insanların bodrumlarda diri diri yakıldığına dair —kimi yetişkin kimi çocuk siviller— yazılan, tamamen edebiyat sınırları içinde ve tamamen soyut bir yazı. Okuduğum gazetelerden edindiğim izlenim sivillerin öldürülmüş olduğudur ve ben buna karşıyım.

“Bir Delinin Tarih Okumaları”nda da “Bir Delinin Güncesi” isimli kitabımda kullandığım ironik yaklaşımı kullandım. Bir kitap başlangıcı aslında. Hedefe konulan “Beyaz Türk” zihniyeti. Bu yazım Kara Karga adlı dergide de kısaltılarak yayımlanan bir yazıdır.

Son yazım olan “Ayların En Zalimi” isimli yazımın başlığını İngiliz yazar T.S. Eliot’un dizelerinden esinlenerek koydum aslında. Esinlendim çünkü kendi ülkemde hala kayıp, ailesinin nerede olduğunu bulamadığı insanlar var. Yazımın başlığı dışında, yine önceki kullandığım teknikle yazdığım gibi hepsi gazete haberlerinden alıntı ifadeler.


Çok teşekkür ederiz. Son olarak; burada, cezaevinde yazıyor musunuz?

Henüz yazmaya başlamadım ama yakın zamanda yazacağım. By Hukukpolitik

Asli Erdoğan

Asli Erdoğan erfodt i 1967 i İstanbul. Hun tok sin mastergrad i atomfysikk ved Bosporus universitetet i 1993, og arbeidet siden to âr i Rio de Janeiro. Hun debuterte i 1977, men fikk sitt gjennombrudd med sin andre roman, ”Byen med den rode kappa” (n.tit. fra 2004) i 1998.
Fra 1998 til 2000 hadde hun egen spalte i den store tyrkiske avisen Radikal. Den har gjort henne til en kjent person i hjemlandet, men ogsâ kontroversiell. I spalten tok hun opp politisk hete temaer som fengsel, tortur, kvinnemishandling og kurdernes kamp for rettigheter. Artiklene hennes er samlet under tittelen Bir Yolculuk Ne Zaman Biter (”Nâr er reisen slutt”), 2002. Hun har veeri menneskerettsaktivist siden 1993.
Hun har ogsâ gitt ut dikt, noveller, prosa poesi, reiseskildringer og politiske artikler i etbredt spekter av medier. ”Byen med den rode kappa” er den forste romanen skrevet av tyrkisk kvinne, som oversatt direkte fra tyrkisk til norsk.

***

Forfatteren, Asli Erdoğan (f. 1967), er utdannet i
fysikk og informatikk ved Bosporus—universitetet, har
tilbrakt et par âr ved en partikkelaksellerator i Sveits
og reiste til Rio de Janeiro for â fullfore en
doktoravhandling. I stedet ga hun seg skrivekunsten i void pâ heltid, og det
skal vi vêere glad for.

«Byen med den rode kappa» handler om den unge tyrkiske kvinnen Özgürs mote med Rio. Det blir pä alle mâter en frontkollisjon. Alt er annerledes, forsterket og mer skremmende enn hjemme i Tyrkia; fattigdommen, favelaene, den losslupne seksualmoralen, volden og voldsomhetene, luktene, lydene, kodene, heten og, ikke minst, sprâket. I det hele tatt er «Byen med den rode kappa» en svasrt kroppslig og sansenaer roman med en intens, vibrerende atmosfaare, râ og direkte skildringer av vold og fornedrelse, og med en nesten desperat utforskning av sprâkets begrensninger og muligheter. Mye i romanen er diametrale motsetninger eller antipoder som braker sammen. Pâden ene siden Rio, pâ den andre siden İstanbul; pâ den ene siden brasiliansk seksualitet, pâ den andre siden tyrkisk bluferdighet. Og sä videre: Politikk og karneval, kjaarlighet og skuddsalver, fattigdom og overflod, blod, urin og ekskrementer i gatene, folk som slâr hverandre ihjel, masturberer eller kopulerer i füll offentlighet; glitrende, ufolsomme fasader og en sensitiv, intelligent tyrkisk kvinnes mote med denne râ, kroppslige og kyniske virkeligheten.
Özgür betyr «frihet». Det forplikter. Andre mennesker ville muligens ha forlatt Rio, men ikke Özgür. I stedet foler hun et desperat behov for â sette ord pâ de nye erfaringene og folelsene, i en by der egoismen i folge forfatteren er en religion. For, som det heter i et innledende motto til et av kapitlene: «Bortsett fra det skrevne ord, er doden det eneste som varer». Flere av kapitlene er utstyrt med s inngangsmottoer, fra iranske ordtak og bibelsitater til Nietzsche, Kafka og Derrida. Et av kapitlene baerer overskriften «Gaarningen i Santa Teresa,» og böken er tilegnet, fär vi vite helt til slutt (i motsetning til det som vanlig er, altsâ â sette tilegnelsen for fortellingen begynner) «Eduardo, som ble drept av et streifskudd i Santa Teresa». Men voldsomhetene i hverdagen og denne nye Rio—virkeligheten avdekker gradvis ogsâ en voldsomhet i hovedpersonens eget indre.
«Byen med den rode kappa» kan, som sä mange gode romaner, leses pâ flere plan og utforskes pâ mange nivâer, fra det ekstremt realistiske, vulgaare og virkelighetsnasre, via det drommeaktige og poetiske til det intelligent analytiske stiltrekket som kommet til uttrykk i diskusjonene omkrlng sprâket og skrivekunsten. Det er en realistisk fortelling, men ogsâ en metaroman. Det er en byskildring, men romanen kan ogsâ leses allegorisk. Skildringen er tett, intens, nasr, men ogsâ symbolmettet og füll av allusjoner, nâr man forst gär inn for ä oppdage s. Det er en bok om tekstens tilblivelse og skrivekunsten i sin alminnelighet, samtidig som Özgür leser verden som en tekst, omsetter aile folelser og erfaringer til tekst, og mer nasrmer seg virkeligheten med en tekstforstäelse enn med menneskekunnskap som den grunnleggende fortolknings— og erfaringsnokkel.
Med denne romanen er Erdoğan den forste kvinnelige tyrkiske forfatteren som er oversatt direkte fra tyrkisk til norsk, for ovrig i Gunvald Ims’ etter alt ä domme kvalifiserte oversettelse. Det bekrefter det vi lenge har hatt en mistanke om: Tyrkisk litteraturer mer enn Pamuk. I en romanjungel der det kan vasre langt mellom hoydepunktene, er det godt noen folger med i timen og bringer s romaner ut til norske lesere. By NRA

Az sözcükle çok şey anlatan yazar: Aslı Erdoğan

Bir sabah uyandı ve artık bir fizikçi değil, yazardı. Okurları onu 1994’te yayımlanan Kabuk Adam adlı kitabı sayesinde tanıdı. Okuyanı kendine bağlayan kelimeleriyle dünyanın tanışması için uzun bir süre geçmesi gerekmedi. Tahta Kuşlar adlı öyküsü dokuz dile çevrildi ve Deustche Welle Ödülü’nü kazandı. Norveç’te Gyldendal Yayınları’nın Marg (omurilik) seçkisine alındı. Son olarak da Fransa’da yayınlanan Lire dergisi tarafından ‘Geleceğin 50 Yazarı’ arasında gösterildi. Fransa’nın en önemli iki kitap eleştirmeninden Le Monde gazetesinin kitap eki editörü Josyane Savigneau onu manşete taşırken, “az sözcükle çok şey anlatan” yazar olarak tanıttı.

Aslı Erdoğan’dan söz ediyoruz. Dünyanın dört bir yanına yayılmış adaletsizliklerle ve sanki sonsuza dek sürecekmişçesine her saniye daha fazla can alan savaşlarla çok dolmuş. Bıraksalar taşacak…

Yıllarca Bilgisayar Mühendisliği ve Fizik okudunuz. Sonra en heyecanlı yerinde her şeyi bıraktınız. İnsanları yazıyorsunuz şimdi. Kendinizi, hayatı… Bu sert dönüş nasıl oldu? Ya da bizim sandığımız gibi sert mi oldu?

İlk aklıma gelen sözcük, kendiliğinden oldu. Hayatımın hiçbir anında bir sabah kalkıp ben fiziği bırakıyorum demedim. Kendiliğinden, yavaş yavaş gelişen bir süreç. Bir sabah uyandığımda artık fizikçi değildim, bunu yapamayacağımı anladım.

Aslında bunun sinyallerini ‘Kabuk Adam’ kitabınızda da veriyorsunuz.

Evet. Bu kitap, fiziği bırakmamdan yaklaşık üç yıl önce yazıldı. Kabuk Adam’da bire bir kendimi anlatmıyorum.Tuhaftır, bütün okurlar onu gerçek bir hikaye gibi aldı. Belki yayınlanan ilk kitabım olduğu için. Benim ağzımdan konuşan o ‘ben’, ben değilim. Otobiyografik olarak birebir uysa da kendimden en uzak hissettiğim kahramanım. Gerçekten, sert bir dönüştü ama o kadar kendiliğinden oldu ki pişmanlık duymadım.

Rio de Janeiro’da fizik doktoranızı yarım bırakma kararınız… Bunca emeğe sırtınızı dönmek büyük cesaret değil mi?

Sevgiyi en güzel noktada muhafaza etmek için bazen oradan çekip gitmek gerekiyor. Fiziği hep sevdim ama fizik bilim hayatının sert, acımasız, çirkin bir yanı var. Türkiye’de akademik kariyer yapsaydım bu kadar erken ve hazırlıksız bırakmazdım belki de. Ben fazla romantiğim herhalde. Fiziği sevip fizikçiliği sevmemek nasıl mümkün? Benim için çok mümkün.

Yazma eylemini nasıl tanımlıyorsunuz? ‘’Yazılandan dolayı’’ veya ‘’yazan’’ için diye üstlenenler var bunu.

Her yazar için ve her yazılan için farklı bir yanıtı oluyor bunun. Ancak, on küsur yıldan sonra geriye baktığımda gerçek yanıtı bulamıyorum. Çok değişken. Yazı bir mecra. Hayatta başka bir yeteneğim olsaydı belki beste yapardım, belki fotoğraf çekerdim. Ama bende malzeme yazıya dönüştü ve bir şekilde dışarı çıkmak zorundaydı. Yazandan çok, bence malzemenin kendisi için. Yazana iyi geliyor mutlaka. Özellikle ’’Kırmızı Pelerinli Kent’’in teması neredeyse budur. Kitabı yazıyor yazar ve sonra ölüme yürüyor. Yazmak bir arınmak mıdır? Bir kurtuluş mudur? Bir özgürlük müdür? Yoksa bir esaret midir? İnsan kendi yarattığı şeyin esiri olur eninde sonunda. Her sayfada farklı bir yanıt veriliyor bu sorulara ve benim hayatımda da böyle. Orada da bunları tartışıyorum. Mesela yazmak bir tanıklık mı? Dış dünyada şiddetin karşısında yazarın yaptığı tanıklık aslında bencilce bir eylem mi, yoksa öteki için yapılan bir eylem mi? Ötekine anlatmak kendi acından seni kurtarmak için mi, yoksa daha çok, kendi acınla yüzleşmek için mi?

Yazılan için, yazan için hepsi için yapılan bir eylem. Ama tam geldiği kaynağı bilemiyorum; sanki bir ses içimden konuşmak istiyor gibi.

Yazarken konularınızı çektiğiniz bir kuyu var mı?

Köşe yazılarımı bir kenara bırakırsak, dış dünya ve iç dünya, kitaplarımda bir bıçak sırtı gibi gider. Özellikle ‘Kırmızı Pelerinli Kent’de çok belirgindir dışarıdaki ve içerideki şiddet. Rio de Janerio’daki şiddet, açlık, yoksulluk, sefalet, cinayetler. Anlatıcı, dış dünyayla kendi bedeni arasında koşutluklar kuruyor. Bunlar benim yazılarımın temel öğeleri; beden ve şiddet. Köşe yazılarımda da bu temalar gereğinden fazla belirtildi.

Köşe yazılarınızda cezaevleri, açlık grevleri, ölüm oruçlarını yazan birkaç yazardan biriydiniz ve o yazılar da çok vurucuydu.

O yazılar benim köşe yazarlığı sürecimin son aşaması oldu. İnsanın kendi hayat deneyimiyle birebir yüzleşmeden dışarıdaki şiddeti çok iyi anlatabileceğine inanmıyorum. Güçlü yazı ancak insanın kendi deneyiminden çıkıyor. Orada cezaevindeki açlığı anlatıyorum ve bu da bir toplumun bir gruba uyguladığı şiddet. Aynı zamanda kendi kendilerine uyguladıkları da şiddet. Bunlarla kendi hayatımda da yüzleşmem gerekiyordu. Açlık (anorexia) hastasıydım ve şiddet benim de hayatımın bir parçasıydı. Bu deneyimle birebir yüzleşmeden –ki tam başardığımı söyleyemem— ötekinin acısını yazmak zor. Çocuklar ölüyor, insanlar bombalanıyor. Bunlarla yüzleşmek, yüzleştirmek kolay değil. Herkes işkenceyi biliyor ama sen bu işkencenin bir anını hisset, anlat bakalım.

Hem köşe yazarlığı yaptınız hem de öyküleriniz denemeleriniz yayınlandı. Kalem hangi pistte daha iyi dans ediyor?

Bir bale hocasından öğrenmiştim. “Herkesin zayıf yönleri vardır, mühim olan bunları imzana dönüştürebilmektir.” Benim sınıflar arası bir yazı türüm var. Öykü, deneme, şiirsel düz yazı, düzyazı şiir de denebilir, hiçbiri de denmeyebilir. Roman? Eh işte. Benim için önemli olan, yazının seslerini buluyorum ve o sesi izliyorum.Yazının sınıflandırılmasına çok aldırmıyorum, ki bu konuda çok eleştiri aldım. Yazar çok çabuk tüketiliyor. İnsanlar gazeteyi on dakikada okurken senin yazına da bir dakika ayırıyorlar. Çok karmaşık, soyut, ağır yazıyorsun gibi eleştiriler…

‘Yazın hayatında kadın olmanın zorlukları’ gibi sorular vardır. ‘Kadın Yazar’ olmanın sizi engellediği ya da tökezlettiği anlar oldu mu?

Bir yazar için iki ana sınıflandırma vardır. Kendi ülkenizdeyseniz ‘yazar’ ya da ‘kadın yazar’ sınıfındasınız.Yurtdışına çevrilmeye başladıktan sonra daha da zor olan ikinci bir yafta geliyor. ‘Türk Yazar’, ‘Amerikalı Yazar’ gibi. Bu tanımlamalar önyargılarla dolu.

Türk entelijansiyasının dünya edebiyat çevrelerine göre daha cinsiyetçi olduğuna inanıyorum. Kadın yazar olmanın avantaj gibi görünen bazı yanları var. Mesela daha çok röportaj teklifi geliyor, basında daha çok ilgi çekiyor. Ama aslında bu bir avantaj değil. Türkiye’de kitabı tanıtmak için basın dışında başka bir kurum yok. Özellikle son yıllarda edebiyat dergileri çok zayıf. Basın da alabildiğince güçlü, zehirleyici bir iki tekelin elinde. Sizi bir an önce alıp sıkılabilir, pazarlanabilir, hoş görünümlü, yenilir yutulur bir şey haline çevirme çabası içindeler. Köşe yazarlığı dönemimden sonra basına çok daha az röportaj veriyorum pek çok yazara göre. Yurtdışında hakkımda çıkan yazıları duyurmakta bayağı bir engelle karşılaşıyorum.

Lire Dergisince ‘Geleceğin 50 Yazarı’ arasında gösterildiniz. Norveç’te çok seçici Gyldendal Yayınlarının listesine alındınız. Bu durum ülkemizin yazın dünyasında nasıl karşılandı?

Evet. Onun içinde de çok özel bir seçki olan ‘Marg’a (omurilik) alındım. Fransa’nın en önemli iki eleştirmeninden biri kabul edilen Le Monde baş yazarı Josyane Savigneau geçen ay benimle ilgili bir makale yazdı. Az yazıyla çok şey anlatan yazarlar diye manşette adım var. Le Monde kitap eki Avrupa’da çıkan en önemli kitap eki. Daha önce Yaşar Kemal ve Orhan Pamuk için yazı çıkmıştı. Mazarine Pingeot’un (Mitterand’ın kızıymış) Transfigurations’da benim için yazdığı yazı Milliyet Kitap ekinde haber oldu. Eminim ki, ben değil bir başka kadın yazar olsaydı, erkek yazarların % 95’i için bu geçerli, birinci sayfa ya da en az üçüncü sayfa haberi olarak girebilirdi. Basın bu konuda işbirliği halinde. Kızamıyorum da artık; sadece, aldırmıyorum. Basının bana karşı üç yıl önce ciddi bir aşağılama kampanyasına giriştiğine inanıyorum ama kanıtlayamam. O kadar ustaca yapıldı ki: Le Monde’daki yazı haber olmuyor ama sütyen takmadığım manşetten girdi bu ülkede. O dönemlerde, yıllardır çıkaramadığım ‘Tahta Kuşlar’ kitabımı bitirmek üzereydim. Bu öykü ta 1997’de Almanya’da Deustche Welle ödülü kazandı, dokuz dile çevrildi. Tam, çıkarayım dediğimde mahremiyetim gündeme geldi, geri çektim. Maalesef Türkiye’de kadın yazar olmanın sorunu bu. Kitaplarınızdan çok, kimliğiniz, kişiliğiniz, mahremiyetiniz merak ediliyor.

Yazın dünyasında destek olmaktan çok köstek olunuyor gibi.

Edebiyat camiası inanın fizik camiasından daha acımasız. Fizik camiasında çok sert, rekabetçi bir ortam var. Çok büyük paralar dönüyor. Ama orada bir objektiflik var. Sezar’ın hakkı Sezar’a veriliyor. Başka türlü ilerleme olmaz zaten. Türkiye’deki edebiyat alanında ise objektiflik kesinlikle yok. Yazarı sevmeyebilirsin, nefret edebilirsin ama iyi bir roman yazdığı zaman buna sevinmen lazım. Çünkü, iyi bir roman bütün edebiyata verilmiş, bütün dünyaya sunulmuş bir armağandır.

Biz bir karış suda birbirimizi boğmakla meşgulüz. Mesela Güney Amerika edebiyatının tanınması tek kişilik çıkışlarla olmadı. Julio Cortazar gibi çok başarılı yazarlar bile bunun için inanılmaz çabalar gösterdi. Pek çok yazarın çevrilmesi için önayak oldu. Bunlar arasında beğenmediği yazarlar da vardı. Aslında denklem çok basit. Arjantin örneği gibi, dünya piyasasına 30— 40 yazarını sunacaksın. O zaman senin yerin de daha iyi belli olur. Bizde herkes tek olmak istiyor ama tek başına dünyada başaran çok az. Bir tek Orhan Pamuk. Orhan Pamuk olarak girdi ve dünya yazarı oldu. Birbirimizin üstüne basmak yerine kol kola durmamız gerekiyor.

Ülke ve dünyadaki ‘yeni dünya dertleri /eski dünya açmazları’ ile ilgilisiniz ve muhalif kişiliğinizle tanınıyorsunuz. Neye muhalifsiniz?

Ben muhalifim diye ortaya çıkmadım. Bu bana yakıştırılan bir kimlik. Çevremdeki her şeyden şikayetçiyim diyelim. En genel anlamıyla, insanlara sunulan hayat tarzının son derece yalan olduğuna inanıyorum. Kendi hayatımıza, kendi acımıza yabancılaştık. Özellikle Cern’de her an bozulduğumda yerine yenisi konacak bir vida gibi hissederdim kendimi. İlk Irak Savaşı’nda, yemek yerken bombardımanın naklen verilmesi çok tuhaf gelmişti. Kaçıncı bombardıman ama hâlâ içimde bir şey var. Hep bilinen şeyler ama bana hâlâ acı veriyor. Bunlar nasıl olur, nasıl yapılır, nasıl izin verilir, kimse yok mu, kimse duymuyor mu gibi çırpınan bir çığlık duyuyorum.

Yaşamak denilen şey de bütün bunlarla yaşamayı öğrenmek. Sağ kalabilmek adına pek çok şeyi içselleştirmemeyi öğreniyorsun. Ben bir yazımda bunun tam tersini savundum. “Dünyayı savun, içselleştir” Ama nereye kadar? Bu insanı yaralıyor. Ben Gazze’li çocuklar için yürüyüşe katılıyorum. Onlar bombanın altında can verirken bizim burada protesto etmemiz kapanmayan bir yara. Çok enderdir bir mücadele sonucunda bir hakkın kazanıldığını görmek. Bu kadar korkunç bir dünyada en bencilce kendi vicdanını rahatlatmak için bile bir şey yapılmasına taraftarım. Tamamen boyun eğmemek adına… Şu günlerde köşe yazarlığına dönmeyi çok istiyorum. Yazabileceğim çok şey var. Yazınca değişecek mi? Değişmeyecek belki ama bir tanıklık, bir belge olacak… By Füsun Şeker Karagören

Fransız Basınından Seçmeler

Everest Yayınları’na yeni katılan yazar Aslı Erdoğan’ın ’Mucizevi Mandarin’ adlı kitabı Fransa’nın önemli yayınevlerinden Actes Sud tarafından yayınlandı.

Aynı yayınevi tarafından diğer kitapları da yayımlanacak olan Erdoğan’a okur kadar Fransız basını da ilgi gösterdi. İşte, ’Mucizevi Mandarin’ hakkında Fransız basınında yer alan yorumlar:

La Presse de la Manche

Yabancı bir genç kadın karanlıkta yürür. Leman gölünün kıyısında, Cenevre’nin dik ve dar sokaklarında, kötü ünlenmiş mekanlarda tehye atılır. Sevgilisinin gidişinin ardından, akşamları kafelerde yazar. Bu ışıl ışıl, duman altı, bazen de hoş denebilecek mekanlarda, harcanmış bir gençliğin muhasebesini yapar, hayali bir ikiz yaratır, güzel ve sevebilen bir kadın… Sonra yeniden karanlığa yol alır.

BIBA

Güzel bir kadın, tek gözlü bir kadın. Her gece, buz tutmuş aşk hatıralarını bulmak için Cenevre’nin sokaklarında dolaşır. Erkekler sevmiştir, özellikle de elinde tutmayı başaramadığından giden birini… Türk olan bu kadın, gözyaşlarına boğulmuş bir karakter hayal eder. Bu nostaljik roman, kendi hüzünlü ama yine de ışıklı yolunu çizen yaralı genç bir kadının tehli yolculuğunu sergiliyor. Büyüleyici bir portre.

VIRGIN

Hayatın size vurduğu, unutmuş olduğunuz darbeler ve izleri bile silinmiş olan yaralar… Hepsi bir gün tekrar uyanır. Genç Türk romancı Aslı Erdoğan, şiiri andıran kısa, dokunaklı bir öyküde, burada Cevnevre’de kaçsak da göçsek de asla iyileşemediğimizi gösteriyor. Yasaklar içimizdedir, korku da, aşk da.

Les Echos

Boğaziçi’nden Leman’a
Mucizevi Mandarin

Cenevre, gece. Korkularını nadir birkaç karanlık sokağında toplayan, sakin ve düzenli, uluslararası bir kentin tuzağa düşüren melankolisi. Aslı Erdoğan’ın kahramanı, neonların ve sokak lambalarının yapay ışığında İsviçre kentini arşınlıyor. Acıları ve mahrumiyetleri yüreğine işlemiş genç Türk göçmen kadın bu yabancı şehiri turluyor. Giden bir sevgilinin yokluğu, Sergio; bir gözünün kaybı, varoluşsal dengesizliğinin sembolü. Tek gözlü, yalnız, korkutucu hayalet, bir gece karşılaşılan/hayal edilen –güzelliğin, kaygısızlığın, özgürlüğün imgesi— genç bir kadının, Michelle’in yardım elini tutar.

Umut vaadi

“Mucizevi mandarin” sert ve hüzünlü bir roman. Çünkü kahramanın son kaygısı iki gerçeği gizler. Göçmenlerin koşulları: “Acılı bir geçmişle ürkütücü bir gelecek arasında sıkışmış olarak, anı yakalamayı başaramıyorlar.” Ve erkekler ülkesinde yetişmiş –reddedilmiş, kapatılmış, dövülmüş— bir kadının yoksunluğu. Yabancı kadın, yeni bir kimlik yaratmayı, çalınmış gençliğini unutmayı, özgür bir dünyada özgür bir kadın olmayı başaramaz.

“Mucizevi mandarin”in gücü, yazarının yazgıya teslim olmamasından geliyor: ümitsizliği öfkedir ve dolayısıyla ümit vaadidir, aşk acısı tutkudur. Çin efsanesinin mandarinindeki gibi, yaralarınızı yeniden kanattığında ve sizi yok olma tehsine düşürdüğünde aşka bir açık kapı bırakılabilir mi? Aslı Erdoğan, yalın bir biçimde, eski bir masalı çağrıştıran bu trajik yolculuğu gözler önüne seriyor. Şehrin ucunda, yolculuğun sonunda, tüm aldatıcı görünümler ve tüm kuruntular dağılıyor. “Şeyleri çok ciddiye almama”, düz yaşama gücünü, göçmen, geçici ikizi Michelle’de ya da kaçıp giden aşk kültünde değil, ama bizzat kendinde bulacaktır.

Transfuge

İki roman. Her biri kendi tarzında, Türkiye’nin Batı ve moderniteyle ilişkisini ele alıyor. Ve kadının bugünkü yerini.

Genç bir kadın geceleri Cenevre’nin sokaklarında dolaşır. Bir gözü yoktur. Türktür ama daha ziyade vatansızdır. Gençliğini oluşturan yasaklardan ve şiddetten kaçtıktan sonra, göçmenin, doğulu ve sakat kadının, terkedilmiş sevgilinin yalnızlığını keşfeder. Sevgilisi Sergio –ki onun sayesinde kent bir sığınağa dönüşmüştür— kadını terk eder. Gururundan ötürü, teslim olma, verme ve yitirme korkusundan ötürü onu elinde tutmak için kadın hiçbir şey yapmaz. Hiç şüphesiz orada aşkı kendisi için tehli kılan bir deneyim yaşar. Ayrıca boş yere kendini duygusuzluğa bırakır, öyle ki mutluluğu huzurunu tehye düşürecektir “şefkat” diyor, “bazen en çok ona ihtiyacı olanları yaralar.” Ama gençlik yıllarında, ülkesinin kadınlarına dayatılan kuralları reddetmesiyle kazandığı bağımsızlığına sıkı sıkı tutunduğundan, bu uyanıklığa sahiptir: “Koruma isteğiyle hükmetme isteğini ayıran sınırı çizemiyorum.” Erkeklere güvenmez.

Temiz Cenevre’nin adı çıkmış sokaklarında acısını ve düş kırıklıklarını dolaşır. Yaşamın ve safeletin onu kendi başarısızlıklarına sürüklediği bu göçmen mahallesi… Boğaziçi’nin hatırası, gece kaçamaklarına sızar. Boğaziçi artık sadece nostalji değildir, bir yurt gibi kaybedilmiş bir göz, karanlığa açılan bir göz. “Aşkın fazladan bir gözü daha vardır” diyor. Yazmak için kafelerde oturuyor ve bir restoranda karşılaştığı güzel ve tuhaf bir kadından esinlenerek, kendisinden tümüyle farklı bir ikiz hayal ediyor. Ama bu hayali ikiz de, her zaman acımasız olan gerçeğin eline düşecektir. Genç Türk, etrafındakileri, farklılığın tehdit ettiklerini korkutarak, yalnızlığını güçlendirmek için bantlı gözünü göstererek, korkuyu bir yaşam şekli haline getirir.

Aslı Erdoğan, melankolinin trajiğin rolünü oynadığı bu şiirsel öyküde, gözlemci bir şekilde nerede olursa olsun kendisine bile yabancı göçmenin yıkımını betimliyor.

Le Matricule des Anges

Tek Göz

Öykünün anlatıcısı genç Türk kadın akşam olunca Cenevre sokaklarında dolaşır. Sevgilisi Sergio’nun gidişinin ardından sol gözünü kaybeder. Bundan böyle bir korku ve tiksinti nesnesi olarak, yalnızlığa ve sinizmle örtülü bir ironiye sığınır; bir kafede rastladığı genç bir Fransızın kendisine gösterdiği ilgiyi şu sözcüklerle anlatır: “Benim demokrasi için savaşırken tek gözünü yitiren Üçüncü Dünya’lı bir yazar kadın olduğumu düşünmüş olmalı.” Gerçekte, acı tüm kişiliğine sinmiştir ve en ufak bir şefkat ifadesinde krılacak gibidir. Bu tuhaf roman farklı düzeylerde okunabilir; fiziki bir eksilme deneyiminin ve yol açtığı marjinalliğin –kara mizahi— öyküsü olarak yorumlanabilir. Güzelliği zedelenmiş bir kadının aşk pazarında pek bir değeri yoktur ve beklentisi de yoktur, yazarın yaptığı tespit budur. Ve ötekilerin bakışının tasviri “tek göz onlara göre ölümden daha katlanılmaz birşeydir… benim kayıp gözüm, onların kaybettikleri ya da kaybetmeye mecbur oldukları şeylerin yerini tutuyor. Onu bir uçurum gibi görüyorlar” nobranca tüm fizki anolmaliler karşında duyulan korkuyu dile getiriyor. Ama hikaye daha sembolik, neredeyse psikanalitik bir boyuta sahip: kayıp göz bilinci simgeliyor ve belki de, içini boşalttığımızda, söylenmeyenleri ve nevrozları. Bununla birlikte, Aslı Erdoğan’ın sert denebilecek biçemi, tumturaklı sözlerden uzak, mesela anlatıcı sevgilisine hitap ederken: “Hoşuma gitmek için, alçakça beleş acılar, kabuslar, trajediler dağıtırken… bana güvenme” Bu kısa metne, okuru hüzünle ve acımayla dolduran karanlık bir güzellik veren, bu kişiliğin aydınlanmamış acısı, gizemli geçmişi ve yabancı bir Cenevre’deki yalnızlığıdır.

Le Monde des Lines

Laveggi, Erdoğan, özlülüğünü övebileceğimiz iki kadın

Lucile Laveggi her zaman özlülük sanatında başarılı olmuştur. İmalı bir anlatım için değil, aksine, söylemekten hoşlanmadıklarımızı, hatta kendi kendimize itiraf etmekten çekindiklerimizi dolambaçsız bir şekilde açık açık ifade etmek için….

Kısalık ve netlik Aslı Erdoğan’ın da nitelikleri arasında. Erdoğan 1967 İstanbul doğumlu. Fizik eğitiminin ardından, Rio’ya gitti “ve o zamandan beri, diyor editörü, tüm dünyayı dolaşıyor.” Bu göçebe, şiir ve roman yazıyor. Mucizevi Mandarin, “Kırmızı Pelerinli Kent”in ardından Fransızcaya çevrilen ikinci romanı.

Yaralı bir kadının Cenevre’deki gece gezmeleri üzerinden, tüm bir hayatın yasaklara ve tehlere bağlı olduğunu belirtiyor Aslı Erdoğan. Öykünün anlatıcısının iki yarası vardır. Sevdiği adam onu terk eder ve kısa bir süre sonra, tuhaf bir hastalığa yakalanır. Sol gözünü kaybeder, korkutucu bir pansuman vardır gözünde ve Mahabharata’nın bu ünlü sözünü anımsar:

“Aşkın fazladan bir gözü vardır.”

“Cenevre, akşamları sokaklarında rasgele dolaşmak için ideal yerdir. Herşeyden önce, bu kent sıkıntı verecek kadar güvenlidir.” Gençliğinde, akşam geç saatlerde tek başına dışarı çıkmak istediği ülkesinde meydan okuyacağı tehler burada yoktur. Türk kadınların kaderinden kaçmak için, sürgünü seçer. Sergio ile, kendisini yaşam acısından kurtaracak aşkı bulduğuna inanır. Ama o da onu yalnızlığına iter, herkesi kendisinden uzaklaştıran yüzündeki yarayla yalnızlığı perçinlenir.

Genelde akşamları, yürüyor ve kafelerde yazıyor. Bir hayali ikiz yaratıp, ona Michelle adını verdi ve bu kadın kendisinin aksine –gözünü iyileştirmeyi deneyen doktorun tabiriyle— “şeyleri fazla ciddiye almıyor.”

“Michelle yürürken, tüm dünyaya kafa tutuyor.” “Sergio gibi, o da aşk ve mutluluk arayışında yorulmak nedir bilmiyor.” Ama kurgu kişilikler de ölüyor ve giderken şunu söylüyorlar “kendi içimize yaptığımız bu yolculukta yalnızdık.”