Dört bin vuruş. Tek söz. Barış.

Günlerdir, Aslı’nın Arkadaşları olarak biz, bu köşede nöbet tutuyoruz. Sözcüklerle bir talebi gündemde tutmaya çalışıyoruz. Aslı’nın, Necmiye Alpay’ın ve aynı sözün arkasında olduğu için bedel ödeyen sayısız insanın sesi olmaya çalışıyoruz. Tek söz, tek talep. Barış.

Bugüne dek yazılanlardan, söylenenlerden öte sözüm yok. Geleceğe dair umutlu sözler de etmek gelmiyor içimden. Hiçbir zaman iyimser bir insan olmadım. Çoğu zaman yalnız, öfkeli ve tahammülsüz hissediyorum kendimi. Gerçekliğin yitmesi. Art arda gelen darbelerle yer yön duygusunun kaybı. Nedeni bildiklerimi ötekileştirme. Zaten hiçbir zaman sahip olunmayan aidiyet duygusuna dışlanmışlığın, düşmanlığın eklenmesi. Kaçma isteği. Geride kalanlar? Alınan darbelere karşılık verme isteği. İnsanlık, haysiyet? Ne ki kişinin karamsar ya da iyimser olması meselesi değil bu. Bu evrensel değerlerin, insan olmak için temelde gerekli, vazgeçilmez olanın korunması meselesi. Bunun için kişinin bireysel olarak gereken çabayı, sonuç gözetmeksizin, göstermesi meselesi.

Bir zihin tutulması, parçalanması yaratılmaya çalışılan. Gerçeğin kılıftan kılıfa sokularak unutturulmaya çalışılması. Bugünlerin geçeceğini biliyorum. Yerini daha aydınlığına ya da daha karanlığına bırakacak. Dilde pelesenk olan kavramların hayatımızdaki eksikliğine dair ya bir şeyler yapacağız ya da hayat kendini derin bir vazgeçişe bırakacak. Bir gün büyüyeceğiz ve barışın hepimiz için gerekli olduğunun ayırdına varacağız. Belki varmayacağız.

O güne gelene dek sabırlı olmayı öğreneceğiz, bir yol tıkandığında kendimize yeni yollar yaratmayı. Atıl bir umut değil, zamana yenilmeyen bir inat eşlik edecek bize. Çünkü genelgeçere değil gerçeğe gereksinimimiz. “Yaydan çıkmış bir ok gibi dalınmıyor gerçeğe, kollara ayrışmayı, parçalanmayı, dağılmayı, her çatlaktan sızmayı göze almak gerek

(Aslı Erdoğan, Münzevinin Ruhuyla Sohbeti (1) – Bir Kez Daha).”

Bugün, babam, Yetmiş yaşındayız, dedi, size bir şey olursa dayanamayız. Aklıma yüzlerce, binlerce anne baba geldi, nasıl dayandıkları. Peki, ne işe yarıyordu yaptıklarımız? Dört bin vuruş. Tek söz, barış. Ben yazdım diye mi gelecek? Elbette hayır. İlmek ilmek dokuyacağız barışı. Her çatlaktan sızarak, bazen belki kendi içimizde bile ayrılarak, birleşerek sonra, daha güçlü. Dediğim gibi, bu umut değil, insan olmak için temelde duyduğumuz gereksinimlerin, hakların peşine düşmek. Barış bir gün herkes için gerekli olacak, karanlık herkesi içine alacak, o günü beklemeli miyiz?

Dört bin vuruş. Ve tek söz. Barış. Yorucu, kimilerine göre gereksiz bir yol var alınacak. Ne işe yarıyor ki yaptıklarınız, sözünü duyacağız, sık sık. Belki ödeyeceğimizi öngörmediğimiz bedeller ödeyeceğiz, ödüyor kimimiz.

Duygulardan söz etmeyi hiç istemedim. İnsanın en değişken, en ikircikli yanı bana göre. Umut, karamsarlık, sevgi, nefret hepsini bir yana bırakalım. İnsan olmaktan, bunun gerekliliklerinden söz edelim. Ucu henüz kimilerine dokunmasa bile savaş içinde yaşayan bir toplumun içinde bulunduğu hezeyandan. Zihnimizde fikrimizde ne zamandır özgür olmadığımızdan.

Aslı hapiste, biz özgür değiliz. Ne zamandır özgür değiliz. Özgür olmadığımızın ayırdına varacak bile zamanımız olmadan değişen bir gündemin içine uyanıyoruz her gün. Söylemler değişiyor, demokrasi gibi sıkça duyduğumuz sözcükler her gün beş benzemez anlamda karşımıza çıkıyor. Yer altımızdan kayarken yol almaya çalışıyoruz.

Dört bin vuruş. Tek söz. Barış. Ne işe yarıyor ki yaptıklarımız? Bunu zaman gösterecek. O zamana dek atıl bir umutla değil, zamana dayanan bir inatla yol almak gerekecek. By Sine Ergün

%d bloggers like this: